Amed’de, resmî adıyla Diyarbakır’da, yine Kürtçe tartışılıyor.
Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, Diyarbakır’daki bazı cadde, sokak ve yönlendirme tabelalarında Türkçenin yanında Kürtçeye de yer verilmesi nedeniyle belediye yöneticileri hakkında suç duyurusunda bulundu. Özdağ, başvurusunda Anayasa’nın resmî dile ilişkin hükmüne ve geçmişte Sur Belediyesi hakkında verilen Danıştay kararına atıfta bulunuyor.
Tartışmanın sunuluş biçimine bakıldığında ise insan, Diyarbakır’da çift dilli tabelaların bugün ortaya çıkan yeni bir uygulama olduğunu düşünebilir.
Oysa mesele bundan çok daha eski.
Bugün “yeni asıldı” denilerek gündeme taşınan bazı tabelaların yıllardır Diyarbakır sokaklarında bulunduğu biliniyor. Bazı görüntüler 2016 yılına kadar uzanıyor. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi yetkilileri de çift dilli tabelaların on yılı aşkın süredir kullanıldığını ifade ediyor. Kayyum dönemlerinde bazı Kürtçe tabelaların kaldırıldığı, daha sonra ise yeniden asıldığı da bilinen bir gerçek.
Yani bugün tartışılan mesele, yalnızca birkaç tabelanın yeniden asılması meselesi değil.
Aslında tartışılan, Kürtçenin kamusal alandaki görünürlüğü.
Diyarbakır’ın siyasi hafızasını yok sayamayız
Diyarbakır’ın belediye geçmişi de bugünden ibaret değil.
Partilerin isimleri yıllar içinde değişti: DTP, BDP, HDP ve bugün DEM Parti…
İsimler değişse de Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ve kentin birçok ilçesinde aynı siyasi geleneğin uzun yıllara yayılan güçlü bir seçim karşılığı bulunuyor.
Burada kayyum dönemleriyle seçim sonuçlarını birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Selçuk Mızraklı.
Mızraklı, 2019 yerel seçimlerinde Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi. Ancak yaklaşık dört ay sonra görevden uzaklaştırıldı ve yerine kayyum atandı. Ardından tutuklandı ve uzun yıllar cezaevinde kaldı.
Dolayısıyla bugünkü meseleyi, “DEM Parti geldi ve Diyarbakır’a Kürtçe tabelalar koymaya başladı” şeklinde okumak, kentin yakın tarihini fazlasıyla basitleştirmek olur.
Çünkü tartışılan uygulamanın kökleri bugünden çok daha geriye uzanıyor.
Üstelik ortada Türkçenin kaldırılıp yerine Kürtçenin konulması gibi bir durum da yok.
Türkçe yerinde duruyor.
Yanında Kürtçe bulunuyor.
Ve asıl tartışma da tam olarak burada başlıyor.
Dil bir milletin iskeletiyse…
Birkaç gün önce sosyal medyada karşıma çıkan başka bir tartışma bu meseleyi düşünmeme neden oldu.
Avukat Ayşenaz Çimen, Suriye Türkmenlerinin dil hakkını savunurken oldukça anlamlı bir cümle kuruyor:
“Dil bir milletin iskeletidir.” Türkmenlerin Türkçesinin eğitimde yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılması gerektiğini savunuyor.
Buna itiraz etmek için hiçbir neden yok.
Bir toplumun kendi dilini koruması, çocuklarına aktarması, kültürünü ve hafızasını yaşatması en doğal hak ve taleplerden biridir.
Fakat aynı isim, Diyarbakır Otogarı’nda kadın ve erkek ifadelerinin yanına Kürtçe karşılıklarının eklenmesine bu kez sert tepki gösteriyor.
Diyarbakır’ın “kanun, hukuk hiçbir şey tanımadığını” söylüyor ve paylaşımını şu ifadeyle bitiriyor: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmî dili Türkçedir. Nokta.”
İşte tam bu noktada insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Dil bir milletin iskeletiyse, bu ilke yalnızca bazı milletler için mi geçerli?
Suriye’de yaşayan bir Türkmen için Türkçe kimliğinin, kültürünün ve hafızasının bir parçasıysa, Diyarbakır’da yaşayan bir Kürt için Kürtçe neden aynı çerçevede değerlendirilmiyor?
Bu sorunun hukuki boyutu elbette ayrıca tartışılabilir.
Bir belediyenin kamusal yönlendirme tabelasıyla özel bir işletmenin yabancı dilde kullandığı tabela aynı hukuki zeminde değerlendirilemez. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dilinin Türkçe olduğu da Anayasa’da açıkça belirtilmiştir.
Fakat hukuki tartışmanın yanında bir de toplumsal boyut var.
Ve bence asıl konuşmamız gereken yer tam olarak burası.
Türkçe neden tehdit altında hissediliyor?
Türkçe zaten tabelada duruyor.
Kimse Türkçeyi kaldırmayı önermiyor.
Kimse Türkçenin yerine Kürtçe konulmasını istemiyor.
Sadece Türkçenin yanında, bu topraklarda milyonlarca insanın konuştuğu Kürtçenin de görünür olması tartışılıyor.
Peki Türkçe yerindeyken Kürtçenin görünür olması neden bu kadar büyük bir tepki yaratıyor?
Kürtçe bir tabelanın Türkçeyi eksilteceğine neden inanıyoruz?
Bir dilin görünür olması, başka bir dili görünmez mi kılar?
Yoksa asıl rahatsızlık, Kürtçenin kamusal alanda görünür hâle gelmesinden mi kaynaklanıyor?
Bu soruları sormadan, tartışmayı yalnızca “tabela mevzuatı” üzerinden yürütmek meselenin toplumsal boyutunu görmezden gelmek olur.
Bir annenin diline izin verilmediği günlerden bugünlere
Bunun neden önemli olduğunu anlamak için yakın tarihe bakmak yeterli.
1983 yılında Mamak Askerî Cezaevi’nde tutulan Kamber Ateş’i ziyaret etmek isteyen annesi İpek Ateş Türkçe bilmiyordu.
Cezaevinde Kürtçe konuşmasına izin verilmediği için kendisine yolda tek bir Türkçe cümle öğretildi:
“Kamber Ateş, nasılsın?”
Oğlunun karşısına geçtiğinde söyleyebildiği şey buydu.
Bir annenin özlemi, korkusu, merakı ve oğluna anlatmak istediği her şey tek bir ezber cümlesine sığdırılmıştı:
“Kamber Ateş, nasılsın?”
Aradan kırk yılı aşkın zaman geçti.
Bugün artık bir annenin cezaevindeki oğluyla Kürtçe konuşup konuşamayacağını tartışmıyoruz.
Ama Diyarbakır’da Türkçenin hemen yanında Kürtçenin bir tabelada yer alıp alamayacağını hâlâ tartışıyoruz.
Belki de bu nedenle mesele gerçekten yalnızca birkaç yön tabelası değildir.
Mesele, bir tabelada kaç kelimenin yazdığı da değildir.
Mesele, Kürtçenin kamusal alanda görünür olmasıyla kurduğumuz ilişkidir.
Bir dilin kamusal alanda görünür olması, başka bir dilin değerini azaltmaz.
Türkçe Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dilidir.
Bu gerçek değişmez.
Ama bir dilin resmî dil olması, o ülkede yaşayan insanların başka bir dili konuşmasını, yaşatmasını ve kültürel hafızasını korumasını değersiz hâle getirmek zorunda değildir.
Belki de artık şu ayrımı yapmanın zamanı gelmiştir:
Resmî dil başka şeydir, insanların ana dili başka şey.
Ve belki de gerçek mesele, bir tabelada Türkçenin yanında Kürtçenin bulunup bulunmaması değil…
Bir toplumun kendi dilini gördüğünde neden hâlâ tehdit hissedebildiğidir.
