İsviçre’ye bir soru: Bir insanı, başına ne geleceğini bile bile geri göndermek ne zamandan beri yalnızca bir göçmenlik meselesi?
İnsan hakları denildiğinde akla gelen ülkelerden biridir İsviçre.
Cenevre Sözleşmeleri’nin ülkesi… Birleşmiş Milletler’in Avrupa’daki merkezine ev sahipliği yapan, dünyanın dört bir yanında savaştan, baskıdan ve siyasi kovuşturmalardan kaçan insanların yıllardır kapısını çaldığı bir ülke.
Elbette her sığınma başvurusunun kabul edilmesi gerektiğini söylemek mümkün değil. Devletlerin göç ve iltica politikaları vardır. Her dosya kendi koşulları içerisinde değerlendirilir.
Ama bazı dosyalar vardır ki insanın aklına ister istemez aynı soru gelir:
Bir insanı, başına ne geleceğini bile bile geri göndermek ne zamandan beri yalnızca bir göçmenlik meselesidir?
Bahar Yalçınkaya’nın hikâyesini birkaç gündür takip ediyorum.
Yaklaşık iki yıldır Zürih’teki bir geri gönderme merkezinde iki çocuğuyla birlikte yaşayan bir kadın…
Çocuklarından biri henüz 15 aylık.
Hakkında sınır dışı kararı verildiğinde avukatı Murat Özten, Türkiye’ye gönderilmesi durumunda tutuklanma riski bulunduğunu İsviçre makamlarına bildirmiş.
Yani bugün kimsenin çıkıp, “Bilmiyorduk” deme şansı yok.
Biliyorlardı.
Buna rağmen Bahar Yalçınkaya, iki çocuğuyla birlikte Türkiye’ye gönderildi.
Sonrası ise hepimizin önünde…
Türkiye’ye girişinin ardından gözaltına alındı ve tutuklandı.
15 aylık bebeği de annesiyle birlikte cezaevine girdi.
İşte benim takıldığım yer tam da burası.
Türkiye’deki tutuklama kararını ayrıca tartışabiliriz. Hatta tartışmalıyız da.
Hele ki bir taraftan “yeni süreç”, barış, demokratikleşme ve hukuki düzenlemeler konuşulurken; diğer taraftan sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek bir kadının tutuklanması elbette başlı başına sorgulanması gereken bir mesele.
Fakat bu kez biraz da İsviçre’yi konuşalım.
Çünkü Bahar, Türkiye’de tutuklanmadan önce İsviçre’deydi.
Ve gönderilmesi hâlinde başına gelebilecekler, gerek Bahar tarafından gerekse avukatı tarafından İsviçre makamlarına defalarca yazılı ve sözlü olarak anlatılmıştı.
Hal böyleyken insan kendisine şu soruyu sormadan edemiyor:
Peki neye güvenerek gönderdiniz?
Türkiye’den herhangi bir güvence mi aldınız?
Tutuklanmayacağına mı inandınız?
Yoksa bütün bu uyarılara rağmen sınır dışı kararını uygulamakta bir sakınca görmediniz mi?
Bilmiyorum.
Ama bildiğimiz bir şey var:
Bahar gönderildi ve avukatının uyardığı şey gerçekleşti.
Şimdi 15 aylık bir bebek, annesiyle birlikte cezaevinde.
Üstelik Bahar Yalçınkaya’nın hikâyesi henüz sıcaklığını korurken, bu kez Sion’dan Hasan Bal’ın haberi geldi.
Türkiye’ye sınır dışı edilmek üzere gözaltına alındığı ve gönderilmesi hâlinde tutuklanabileceği belirtiliyor.
İşte insan burada ister istemez Bahar’ı düşünüyor.
Çünkü daha birkaç gün önce aynı endişe başka bir insan için dile getirildi.
Ve o endişe gerçekleşti.
Bu nedenle Hasan Bal’ın durumunu takip ederken İsviçre makamlarının Bahar Yalçınkaya dosyasına bir kez daha dönüp bakması gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü mesele artık yalnızca göç yasaları değil.
Mesele bazen bir insanın özgürlüğüdür.
Bazen bir annenin çocuklarıdır.
Bazen de henüz dünyadan haberi bile olmayan 15 aylık bir bebeğin kendisini annesiyle birlikte cezaevi duvarlarının arasında bulmasıdır.
İnsan hakları dediğimiz şey de büyük salonlarda yapılan konuşmalardan, imzalanan sözleşmelerden ve güzel cümlelerden ibaret olmamalı.
Asıl sınav, o sözleşmelerde yazılanlarla önünüze gelen gerçek bir insan arasında seçim yapmak zorunda kaldığınızda başlar.
Çünkü kâğıt üzerinde insan haklarını savunmak kolaydır.
Zor olan, o hakları gerçek bir insanın hayatı söz konusu olduğunda koruyabilmektir.
Bahar Yalçınkaya bugün cezaevinde.
15 aylık bebeğiyle birlikte.
Avukatı uyarmıştı.
İsviçre biliyordu.
Bu nedenle benim İsviçre’ye sorum:
“Biliyor muydunuz?” değil.
Çünkü biliyordunuz.
Benim sorum çok daha basit:
